please wait, site is loading

ÖNSÖZ

“Biz insanlar, cüceler ülkesine düşmüş Güliver gibiyiz. Sırılsıklam uzanmışız yere. Düştüğümüz yere bağlayan sicimlerin hiçbiri bizi orada tutacak kadar güçlü değil fakat kalkmak iradesi yok içimizde. Yakamızdaki bir rozetin, cebimizdeki bir kimlik kartının, masamızdaki hesap defterlerinin arkasına saklanıyoruz büyük bir aymazlıkla.

Hayatı basitleşen insan gittikçe küçülüyor demektir. Medeni zevkler yerine dedikodu ve sair alışkanlıklarla zenginleştirilen bir hayatın bırakalım cemiyeti, kişinin kendisine ne faydası vardır. Her birini memleketimizin farklı yerlerinde çektiğim bu fotoğraflar aynı zamanda bir itirazı dillendiriyor: tek düzeliğe, tek boyutluluğa, sıradanlığa…”

O zamanlar, gözlerimin önünde uçsuz bucaksız uzanan dünyayla, bir mercek ve dörtkenar tarafından sınırlandırılan dünyaların birbirlerinden bu kadar farklı olabileceklerinden emin değildim.

Pek çok şey gibi fotoğraflar da noktalardan oluşuyor. Yaklaştıkça büyüyen, içine girdikçe derinleşen noktalar bunlar. Değil mi ki aşkın olan şey, var olan her şeyde…

Fotoğraflar zaman ve mekanla tamamlanıyor. “An”da zaman ve sonsuzluk; satıhta mekan ve “yer”sizlik iç içe… Bütün renkler bir kez açıyor. Bütün ifadeler bir kez beliriyor. Ve bu renkler ve ifadeler bir bakıma dünya kurulalı beri sergilenenlerin aynısı…

Hayat ırmağı akıp gidiyor. Bu neviden meşgaleler sayesindedir ki kuru yapraklar gibi hayhuyuna kapıldığımız bu ırmağın bir adım kenarına çıkıp akıntıyı seyretmek mümkünse ne mutlu bizlere. Yaşamakla anlamaya çalışmak arasındaki fark bu bir bakıma… Fotoğraflarımı paylaşmak istemem bu yüzden.

Göz bakar, gönül odaklanır. Göz görür, gönül hoşlanır.
Bu fotoğraflardaki iddia tanıklıklarımı ve heyecanımı paylaşmak hevesimden ibarettir.

BÜLENT TURAN